Ayrılık Ertesi / C.Melik Dıvarcı
Demode Bir İroni / Burak Çakır
Gerçek Mi Değil Mi? / Ender Temir
BAL-KAN / Burak Çakır
Eskilerden Çıkan Bir Riya / Ebru Özden
Söyleşi; Ahmet Suat
1-Merhaba Ahmet Bey, öncelikle söyleşi talebimizi kabul
ettiğiniz için teşekkür ederiz. Başlangıç olması için Ahmet Suat kimdir?
Selamlar…
Ben Ahmet Suat... Sivas'ta yaşamaktayım. Sivas'ın ilçesi
olan Zara'daki bir lisede Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni olarak görev
yapmaktayım... Çocukluğumdan beri yazma-okuma benim en büyük alışkanlığım ve
zevkimdir... Çok küçük yaşlarda annemin teşviki ve yol göstericiliğiyle günlük
yazmaya başlamıştım. Bu belki de hayatımda övündüğüm tek şey. Kendimle
yüzleşmeyi, kalemimi kuvvetlendirmeyi o yaşlarda öğrendim.
2-Yakın bir zamanda ilk kitabınız olan “Umud Aşk” basıldı ve
kısa bir sürede ikinci basıma ulaştınız. Bize kitabınızdan bahsedebilir
misiniz? Ne anlatıyor Umud Aşk?
Yazdığım bu ilk eser
kolay okunan bir roman. Yer yer eğlenceli yer yer hüzün dolu sayfalardan
oluşuyor... Akıcı olan, okurken bir sonraki sayfayı merak ettiren kitabım henüz
mezun olmuş genç bir öğretmenin sıra dışı yaşamını anlatır, eğlenceli ve bir o
kadar da içinde eridiği yoğun duygu karmaşışıyla okuyucuyu hüzne boğuyor ve
imkânsız bir aşkı farklı bir bakış acısıyla anlatıyor.
a-Kitabınız bir şarkı/türkü olsa ne olurdu?
Kitabım bir şarkı olsaydı içten gelen heyecanla ve yaşama
arzusuyla dünyayı yeniden ele aldıran bir şarkı olurdu...
3-Kendinizi Türk Edebiyatında nerede görüyorsunuz, ileride
nerede olmak istiyorsunuz?
Kendimi; edebiyat dünyasında farklı bir ses, ince bir dokunuş
olarak görüyorum...
4-Toplum-Yazar ilişkisini nasıl değerlendiriyorsunuz? Toplum, yazarı anlayabiliyor mu veya yazarlar okuyucularına yeterince ulaşabiliyor mu?
Bütün insanların anlatabileceği bir dünyası vardır ve
bazıları bu dünyayı kâğıda dökerler... İşte bu kişiler yazarlardır... Toplum
yazarları anlar, geç de olsa anlar... Yüzyıllar sonra olsa da...
5-Birçok yazar kitaplara olan ilgisizlikten şikâyetçi,
okuyan bir toplum olmadığımız vurgulanıyor sıkça. Sizce ülkemizde edebiyatın
yeri neredir?
Maalesef ülkemizde
bir kitabın tanınması ve okuyucuya tarifi yüksek maliyetlerin ödenmesi sonucu
reklamla yapılabilmekte... Öyle kusursuz eserler var ki tanıtılmadığı için
kayıp gitmekte karanlığa... Bu beni üzüyor çünkü yazar, yazmanın dışında bir de
yazdıklarını tanıtmakla uğraşıyor. Bu sebeple okuyucuyu ilgisinden veya ilgisizliğinden dolayı suçlayamam...
6-Yakın bir zamanda bizleri bekleyen bir projeniz var mıdır?
Şu an bir tiyatro
eseri üzerinde çalışıyorum… Yakın bir zamanda okuyucuyla buluşacak umarım…
7-Son olarak okuyucularımıza söylemek istediğiniz bir şey
var mı Ahmet Bey?
Son olarak mesajım; lütfen en iyi arkadaşınız kitaplar olsun... Teşekkürler...
Biz teşekkür ederiz Ahmet Bey, yazın hayatınızda başarılar…
Söyleşi; Yasin Özyücel
Rica
ederim… Ben de bu imkânı bana sağladığınız için sizlere teşekkür ederim.
Kendimden bahsetmeyi pek sevmem. Bu sebeple kitaplarıma özgeçmiş bile koymadım.
Ama kısaca açıklayacak olursam eğer; atadan anadan yani kökten Ankara’lıyım.
1986’dan beri dünyadayım. Bir çoban ile hocanın torunu, kapıcı çocuğu garip bir
Yasin’im. Aslımı asla inkâr etmedim. Şimdilik kadrolu işsizler ordusundayım.
İkametim ise kültür başkenti Eskişehir…
-Birçok
şair ve yazar okuduklarından etkilenerek başlıyorlar yazmaya. Hatta ilerleyen
sanat hayatlarında da devam ediyor bu ilham alma mevzusu. Sizi yazmaya iten şey
neydi? İlham aldığınız yazar ve şairler var mıdır, eğer var ise bu yazarları
isimleri bizlerle paylaşır mısınız?
Aslına
bakacak olursanız, beni şiir yazmaya iten şey bir başka sanat dalı olan tiyatro
idi. Ortaokul yıllarında okul tiyatrosunda okuduğum bir şiirden sonra yazmak
konusunda içimde acabalar birikmeye başladı. Lisenin ilk yıllarında uğradığım
ilk aşk felaketi fitilimi ateşledi diyebilirim. Fakat zaman içinde yazdıklarım
aşktan ziyade eleştirisel bir örtüye büründü. İlham aldığım yazar ve şairlere
gelecek olursak; başta Nazım Hikmet Ran olmak üzere, Necip Fazıl Kısakürek,
Mehmet Akif Ersoy ve Neyzen Tevfik…
-Bir
okur olarak sizi derinden etkileyen bir kitap oldu mu? Olduysa sizi etkileme
sebebi neydi?
Tabii ki… Bülent Akyürek’in Yılgın Türkler kitabı… Olaylara yaklaşım tarzı,
anlatımının ve kullandığı dilin doğallığı, ama en önemlisi korkusuzluğu beni
etkileyen unsurlardır.
-Sizce
edebiyatın esas gayesi nedir? Bir şair veya yazar yazılarında nelere dikkat
etmeli?
Bence
edebiyat bir ayna gibidir. Yani insanı insana anlatmaktır gayesi. Farklı tür ve
şekillerde, 7’den 70’e herkesin anlayabileceği dilde… Bir şair veya yazar
yazılarında içinde bulunduğu çağa ayak uydurabilmeli. Ama manevi ve insani
değerlerinden hiçbir menfaat ve çıkar uğruna ödün vermemeli. Haklıyı ve de
hakkını savunmaktan korkmamalı. Bu uğurda ölümü bile göze alabilirse,
yazdıkları er ya da geç değer kazanır…
-Siz
şiir yazarken nelere dikkat ediyorsunuz?
Şiirlerimde
güncel konuları kullanıyorum. Ama dil açısından aynı şeyi söyleyemeyeceğim
maalesef… Çünkü günümüzde kullanılmakta olan dili ben bile artık
anlamakta zorlanıyorum. Bu yüzden kelime haznemi elimden geldiği kadarıyla
genişletme çabası içindeyim ki benden sonra beni okuyanlar zorluk
yaşamasınlar…
-Günümüz
Türk ve Dünya edebiyatını nerede görüyorsunuz? Sizce edebiyatın geleceği nedir?
Kütüphanelerde,
tozlu rafların arasında…
İşin latifesi bir yana edebiyat, sanatsal anlamdaki diğer sektörlerin arasında
neredeyse en son sıralarda yer bulabiliyor bence. Edebiyata gerektiği değeri
vermiyoruz maalesef. Bu sebepledir ki geleceği pek parlak görünmüyor…
-Ülkemizde
yayınevi ve yazar ilişkisini nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce yayınevleri, yazarları yazmaya yeterince teşvik ediyor mu?
Çok iç
açıcı ve samimi bir durumda değil. Zira çok az yayınevi (iki elin on parmağını
geçmez) birlikte çalıştıkları yazarların hakkını savunuyor ve işlerinin
gereğini yerine getiriyorlar. Yazarları da teşvik eden zaten bu tür yayınevleri…
Diğerleri insanı kâğıttan kalemden soğutuyorlar…
-Edebiyat
üzerine yeni projeler bekliyor mu bizi?
Allah
nasip eder ise evet…
-Yakın
bir zamanda yeni bir kitabınız daha çıkacak, okuyucularınızı nasıl bir kitap
bekliyor?
Henüz
taslak aşamasında ama meselenin bir de maddi boyutu var tabii… O pürüzleri de
halledebilirsem eğer bu sene içerisinde çıkartmayı istiyorum kitabımı. Çünkü
son şiir kitabım olacak bu. Zira bazı mevzularda dilimi sivrileştirdim ve
ağırlaştırdım. Ortaya koyduktan sonra kim üstüne alınır bilemem… Ama ilk iki
kitabımda olduğu gibi içerisinde sevgiyi de barındıracak yergiyi de…
-Son
olarak okurlarımıza söylemek istediğiniz bir şey var mıdır Yasin Bey?
Bir
gün, herhangi bir yerde karşılaşırsak eğer soğuk durmamalarını rica edeceğim.
Ben onlardan farklı biri değilim. Hiçbir zaman da farklı olmak gibi bir çabam
olmamıştır… Yazdıklarım içerisinde kendilerinden bir parça bulabileceklerinden
eminim. Çünkü ben, beni değil bizi anlatmaya çalıştım elimden geldiğince…
Hür Tefekkür / Kevser Sares
Zaman tekdüzeleşiyor, insanlar ise birer robot hüviyetine
bürünüyor. Yazmasına yazıyor, okumasına okuyor ancak amaç çoktan son nefesini
verdi “yapmak” için yaptığımızdan beri. Bu denli sıradanlık, maksatsızlık;
surların içinden bakışımızdan, sınırları aşamayışımızdandır. Sınırlar, hayal
gücüne ve üretkenliğe zincir vuran barbarlardır. Düşünme gücünü yok eden
canavarlar... Sıradanlık ve beraberinde sınırlar hür tefekkürü defederken,
yazarın hedeflerinin de önemini düşürüyor. Gaye, yok oluyor. Yazarın gayesi
nedir? Yazar ne için yaşar? Yazar, yazmak için yaşar. Kalemi, mürekkebi kâğıdı
olmasa da bir tefekkürü vardır ki dokur tek tek toprağa ve dahi taşa. Yazar,
mefhumların dostluğunu, arkadaşlığını, nasıl birden konuşurmuşçasına
canlanışlarını anlatır okura. İşte budur yazarın yazmaktaki niyeti… Hâl
böyleyken, toplumdaki bu sıradanlık ve tefekkürü zehirleyen bunca sınırlar
içerisinde bir yazar, gayesinde muvaffak olabilir mi? Müessiriyetle hayır, hür
tefekkür ile beslenemeyen yazar, gayesinde muvaffak olamaz. Sıradanlaşan
hayattan bir süre başımızı kaldıralım da hür tefekkürümüzü çevreleyen surları
yıkalım, her alanda geniş çaplı düşünebilen insanlarımız olsun. Düşünen,
maksatları olan insanlar…
Duvar / Efe Elmastaş
Bilerek ve isteyerek yazının içine soktum kendimi. Mutlu
olmadığım bir zamanda, öykülerin refakatiyle suni huzura erdim. Karakterlerimin
hayatlarıyla ve yaptıkları eylemlerle derin bir “oh” çektim. Kendimce, vicdanın
dengesini, adaletin terazisinde tarttım. İyi ki yazı var. Kafamı kuma gömüp
sıradan yaşamımın devamlılığını sağladım. Vazgeçtim çoğunluğumun gerzekliğini
dönüştürme girişimimden. Aidiyet hissetmediğim bir padişahın toprağında
öncelikle kifayetsiz isyanlarımı bastırdım. En alasından yalnızdım. Meydanların
ortasında, paslanmış doktrinlerle öylece bakakaldım. Çekilmesem üstümden
geçecekti. Biraz yana kaykılarak, kendimi kendi dünyama adadım. Ama söyledim ya
durmadı içim. Ne kadar görmesem, işitmesem de yerin ağzı beni buldu ve asfalt
yollarda bana gerçeğin balçığından sundu. Almasam da lekesi kaldı. İstemedim
ama pantolonuma yapıştı yani anlayacağınız kurtaramadım paçayı. Şimdi o
bilindik iç huzursuzluklarda, haykıramadığım doğrularımla öylece kâğıt kalemin
yanındayım. Olur da ömrüm bir gün doğumunun arifesine rastlarsa, bilin ki
onları da alıp yanıma, sözlerimi duvarlara yazacağım.
Umuttur Bizi Yaşatan / Amine Gülşah Onur
İnsanoğlunun en temel yaşam kaynaklarından biri umuttur. Aldığımız her nefes, geleceğe götürür bizi. Geleceğe attığımız her adımda ise yeni umutlar yükselir içimizden. İnsanız işte, ne isteğimiz biter ne de yakınmalarımız. Hep daha iyisini isteriz. Elde ettiklerimizin bizi, hayallerimizdeki kadar cezbetmediği de olur bazı zamanlarda. Umduğumuzu bulamamak da deriz biz buna. Böyle zamanlarda dahi umut hiç tükenmez içimizde. Umut fakirin ekmeği demişler, yanlış efendim! Umut, zenginiyle, fakiriyle, kadınıyla, erkeğiyle, yaşlısıyla, genciyle ve dahi çocuğuyla hepimizin ekmeği. Düşünün, hiçbir şeyden haberimiz yokken yani doğduğumuzda bile anne ve babamızın umuduyduk biz..
Umudumuzu kaybetmek vardır bir de. Böylesine güçlü bir yaşam kaynağını nasıl kaybeder insan, bilmem. Umudumuz, en karanlık gecelerimizde doğacak yeni gündür. En sıkıntılı günlerimizde, gecenin verdiği huzur ve sakinliği bulma umudumuz vardır. Bu yüzden insan umudunu kaybetmez, en fazla kaybettiğini zanneder. Umudun kaynağı tükenmez; günler, geceler, doğacak bebekler ve açacak her bir çiçek ayrı ayrı umut zerreleridir. Evet, zerre dedim çünkü bu dünyada umut edilecek o kadar çok şey var ki bu saydıklarım ancak zerreler gibi kalır onların yanlarında. Mesela yeni seneler... O umut dolu gecelerin ve günlerin oluşturduğu kocaman seneler. Âdeta umut ışığı gibi doğarlar içimize. Yeni yılda çoğumuzun bir beklentisi vardır. Bazıları sıcacık bir yuva ve sıcacık bir yemek ister. Bazıları ise daha sıcak bir yuva ile daha sıcak yemek... Yeni yıl çekilişi için bilet alınır. Yetişkinlerin bilet seçerken nasıl da çocuklar gibi onu mu seçsem bunu mu seçsem dediklerini görürsünüz. Onların kalbini böyle attıran şey yine umuttur. Yeni yılda hediyeler, televizyon programları, çekilişler, yemekler ve daha niceleri... Hepsi bir önceki senenin umutlarını da hatırlatır bizlere. Kimi gerçekleşmiş, kimi unutulup gitmiş veya kimi uzun soluklu bekleyişlere rağmen gerçekleşmemiştir. İster olsun ister olmasın yeni yılın heyecanı unutturuverir her şeyi. Gerçekleşmeyen umutlar tazelenirken hiç akılda olmayan şeyler de umut edilmeye başlanır. Bazılarından vazgeçilir, bazılarına iyi ki olmamış denilir. İnsanoğlunun en saf, en doğal hallerindendir âdeta yeni yıl umutları. Bir seneyi daha geride bırakıp, 365 günlük yeni bir umut hazinesine yaklaşırken sizlere tavsiyem, asla umudunuzu yitirmeyin demek olmaz.
Asla umudunuzu yitirdiğinizi sanmayın. Çünkü umuttur bizi yaşatan!
Deneme / Büşra Benek
Küçük bir çocuğun gözyaşları gibiydi seni sevmem. Konuşamaz,
sadece ağlardım. Bağıra bağıra ağlardım. Herkes ağlamamı duysa da nedenini
bilemezdi. Ağlasam da derdimi kimselere anlatamazdım. Kelimelerim yoktu benim,
sadece gözyaşlarım ve ağlamalarım vardı. Herkes görürdü ama kimse bilmezdi...
Küçük bir çocuğun gözyaşları gibiydi seni sevmem. Masum,
içten, yalın... Sadece ağlıyor görünürdüm ama bilinmezdi içimdeki yangınlar.
Ateş fırtınaları kopardı içimde ve yangınım daha da büyürdü. Ben ise önüne
geçemezdim. Geçmek de istemezdim aslında. Çünkü, senin yaşattığın acı bile
mutluluk verirdi bana. Senin varlığının verdiği acıydı o. Senin ve seninle
yaşadıklarımızın gerçek olduğunun kanıtıydı.
Küçük bir çocuğun gözyaşları gibiydi seni sevmem. Yaram
kabuk bağlasa da ben yaramazlık yapar, o kabuğu yolardım. Bilirdim ki eğer
kanatmazsam daha çabuk geçerdi acın. Ama ben acının geçmesini istemezdim. Bütün
kabukları yolardım tek tek. Bıkmadan, usanmadan... Her ne kadar istemesem de
git gide geçerdi acın. İçimde yok olmaya başlardın. Korkardım seni
hissedememekten ama engel de olamazdım. Giderdin, eriyen bir kurşun gibi yavaş
yavaş ve nihayetinde biterdin.
Küçük bir çocuğun gözyaşları gibiydi benim sevgim. Canımı
acıta acıta, yavaş yavaş akar ve giderdin. Sonra sen de biterdin.
Ama Nafile / Mehmet Eren
Seviyorum seni dersin seni hiç görmemiş mavi gözlere
Ama nafile, yine görmez seni
O anda kapını çalar hiç sevilmemiş yürekler
Anlarsın o zaman aşık olduğunu
Anlarsın sadece senin aşık olduğunu
O ise habersizdir senin kendisi için nefes aldığından
Ölmek istersin son nefesini bile almadan
Görmek istemezsin son anı
Bir an önce gitmek istersin onsuz dünyalara
Bırakmaz seni seni sevebilme umudu
O umuttur ki
Hem nefes almanı sağlar hem de senin onsuz aldığın her nefesi
sana haram kılar
"Yeter başkasını seveceğim." dersin
Ama nafile, sevemezsin
Anlarsın, sadece gözünü kapattığını
Ama nafile, yine görmek istemediğin rüyalarındadır mavi gözlü
sevdan
O an keşke hiç sevmeseydim seni dersin
Keşke görmeseydim o mavi gözlerini
Keşke yabancı olsaydım bulunduğun topraklara
Ama nafile...
Dayan Yüreğim / Nisanur Karakaş
Dayan yüreğim diyerek çıkıyoruz yola. Seviyoruz yaşamayı; bir
çocuğun park heyecanı gibi mutlu ve viran olmuş bir evin yıkılmayacağı inancını
taşıdığı kadar umutluyuz. Paylaşılmamış sevinçlerimiz, yaşanmamış
mutluluklarımız, anlık gülüşlerimiz var hayata dair.
Ve devam ediyor iken yolculuğa yüreğimiz geliyor ansızın aklımıza. Ah! Bu yüreğin yükü ne kadar da ağır diyoruz; onca değeri içinde barındırır yine de yıkılmaz, hiç ses etmez dayanır, inadına içimizde yaşamaya devam eder. Sonra yaşadıkça yorgunluktan mı, dayanamamış olmasından mı bilinmez bambaşka bir duyguyu ortaya çıkartıverir, "nefret" derler buna o duygu ki kırar insanı, incitir, paramparça eder. Ve değişiriz artık sevinçlerimiz, mutluluklarımız veda eder bize usulca...
Sevmek unutulmaya yüz tutar, kırarız ve kırılırız. Biraz
daha yaşamaya durdukça kırgınlıklar ağırlık yapar, yüreğimiz de her dokunuşta batar
ve kanatır dayanamayız, toplayıp kırıkları birleştirmek isteriz kendi içimizde...
Ve yolun başında verdiğimiz sözü yeniden hatırlarız, "Dayan
Yüreğim!" dayan ki yaşayalım, nefreti değil sevgiyi barındıralım anlık
gülüşlerimizi, gizli saklı neşelerimizi bir köşeden çıkartıp doyasıya yaşayalım!
Morgda Org Resitali / C.Melik Dıvarcı
morgu dahi ısıtan bir
sıcaklığın vardı senin,
uzanıp yanıma fısıldayınca
sevgi sözcüklerini
bir kulağımdan girip,
çıkmıyordu kalbimden…
bilmezdik, piyano çalar gibi
sevişemezdik belki,
ama o dolma parmaklarınla
org çalardın ya bana
değme orkestralar taş çıkartamazdı,
o tek kişilik korona…
dolma parmaklar demişken
elinden gelmeyen yoktu hani,
her gelişinde sefer tasıyla
yemek değil aşk
taşırdın sanki bana…
suyuna umut banardık,
buharında ısınırdık…
ısınmak sahi ısınmak,
seninle birlikte gitti…
giden her şeye rağmen,
ümidim var dedirten,
kadavrayı dirilten
acemi bir neşter var elbet!
şimdi ben, bekliyorum…
N'aber? / Okan Nasuhoğlu
Ben Uslu Biriyim 5 / Ender Temir
Anladım sanırım, daha doğrusu anlamaya başladım. Ben onu
kurtaramadım çünkü onu ağlarken görmeye dayanamıyorum. Dedim ya, o ağlarken tüm
duvarlarım yıkılıyor sanki. Sanırım iyi bir şey yapmadım ben. Yani o insanları
kurtarmakla... Belki de kurtarmamalıydım onları. Eğer hayatlarına devam
etselerdi belki bir şansları olurdu. Bencilce davrandım. Hayatlarına onların
adına karar vermek bana düşmezdi sonuçta.
Gelgelelim ki bir de mahkeme denen olay var. Araştırdığımı,
okuduğumu söylemiştim. Artık biliyorum her şeyi. Ceza kanununun bilmem kaçıncı
maddesinin falanca bendine göre şu kadar yıl hapis cezası… 18 yaşının altında
olmamam ve iyi hâlim falan da hafifletici ama söylemeye değmez. İndirdikleri
ceza bindirdiklerinin yanında devede pire kalır.
İfademi alan polis soktu bunları aklıma -ben bencilmişim
falan-. Ama aklıma yatmıyor bir türlü. Ben anlatmaya çalışıyorum ama onlar
anlamamakta ısrar ediyorlar. Sanırım kanunları yüzünden. Onlara hep söyledim;
ben, öldürmenin ne demek olduğunu bilirim diye. Benimki öldürmek değil, hayat
vermek dedim. Tanrı’ya ve dinlerine bağlı insanların anlamaması daha da çok
şaşırtıyor beni. Yanacaksın öbür dünyada diyorlar. Orayı iyi insanlarla
doldurdum diye mi yakacak beni Tanrı? Kendileriyle çelişiyorlar. Ya, öbür dünya
falan yok ki bu da onları kurtardığımı değil boşa öldürdüğümü gösterir. Ya kendileri uydurdu her şeyi ya da hepsi yalan söylüyor. Bunların hepsi bir oyun
ve Tanrı beni ödüllendirecek. Benim kafamı da karıştırdılar.
İnanabiliyor Musun? / Berfin Çelebi
Kanayan dizlerimizi saklardık
Biraz ürkerdik gelecek fırçadan
Biraz da utanırdık zayıf olmaktan
Hani Adana sokaklarında kaybolup her gün
Fayans sayılarını ezbere bildiğimiz kaldırımlarda
Sen ıslık çalmayı öğretirdin bana.
Bilmezdik bu şehri
Her gün ayrı bir caddesinde
Evi ararken bulurduk kendimizi
Ama bilmemeyi de yediremezdik kendimize
Geçmişi düşündükçe
Hayıflanıyorum geleceğe.
Değişen çok şey var
Mesela sen yoksun artık
Hatta daha ilerisi
Bu aralar, Adana üşüyor inanabiliyor musun?
Adsız Serüven / Soner Üçkuşoğlu
Sokak lambası titriyordu. Evimde oturmuş, sessizliği dinliyordum. Çıldırtacak derecede kötüydü. Ara sıra sokaktan geçen birisinin ayak seslerini ya da konuşmasını fısıltı halinde duyabiliyordum ve bu delirmemi engelleyen tek şeydi. Çünkü yalnız olmadığımı biliyordum. Aslında yalnız değilim diye kendimi kandırabiliyordum demek daha doğru olur. Herkes dışarıda olmasına karşın ben evde tek başımaydım ve öyle olmadığıma inanmaya çalışıyordum.
Telefon çaldı. Arayan ilk tanıdığım ve âşık olduğum kadındı. Sesi hüzünlü geliyordu her zamanki gibi. Hâl hatır muhabbetinden sonra kapattık. Konuşacak bir şey kalmamıştı yıllar içinde. Ben artık onun oğlu değildim, dışarıdaki kadınların yarısının sevgilisi ve kendimin müstakbel katiliydim.
Yağmurun sesi gelmeye başladı. Yatağımda yatan kadından bahsetmiyorum. Emin değilim zaten isminin Yağmur olduğundan. Pantolonunun içine jartiyer giyen kaç kadın vardır ki ismi Yağmur olan? Hırlıyordu uyurken. Bazen de sayıklıyor ve beni uyutmuyordu. Uyanıkken benim adımı sayıklıyordu, şimdiyse tanımadığım ve hiç de kıskanmadığım birinin adını. Şayet kıskansam mutfağa gider en güzel bıçaklarımdan birini seçer ve meme uçlarını keserdim. Ancak bir kadını ilk gecede kıskanmak her zaman mümkün olmuyor. Kıskandığınız kadınsa tek geceyle bitmiyor, hep devam ediyor.
Sokağa çıktım. Yağmur hızlanırken sokak da tamamen karanlığa bürünmüştü. İçim gibi. Kendi evimde olmak iyi değildi. Gidecek başka yerim de kalmamıştı. Birkaç sokak gezecek ve yine kendi çöplüğüme dönecektim. Çöpçülerin bile uğramayı unuttuğu sokak boyunca yürüdüm, ilk sağdan saptım sonra da ilk soldan. Amacım bir an önce kaybolmaktı ancak hafızam izin vermiyordu. Çevredeki her sokağı ezberlememe yetecek kadar kadın getirmiştim bu eve. Ancak hiçbiri evimin yerini ezberleyecek kadar sık gelmemişti.
Bir çöpçü ya da polis görene kadar ilerledim. Nihayetinde gördüğüm sadece bir büfe oldu. İç cebimdeki, biten sigara paketimin yerine yenisini koyarken, vermeyi unuttuğum parasını bekliyordu büfeci. Belki bir eli tezgâhın altındaki sopasındaydı belki de başka bir yerde. Bir deli ya da psikopat olma ihtimalime karşın hazırladığı her neyse artık... Parayı uzattığımda rahatlar gibi oldu. Uzattığım 100 lirayı bozamayacağını söyledi. Sabah uğrar bırakırım dediysem de kabul etmedi. Sabah uğrayıp para üstünü alacağımı söyleyerek oradan ayrıldım. Açıkçası hatırlayıp hatırlamaması umurumda değildi. Neden olmadı, bilmiyorum. Belki de sabaha kadar intihar etmiş olurum diye düşündüm ve önemsemedim. Zaten gelip alamayacaktım.
Birkaç sokak daha uzaklaştım sanırken eve çıkan sokağın önünde buldum kendimi. Sokak lambası kusursuz bir şekilde aydınlatıyordu geceyi. Sokağın bozuk yolundaki küçük su birikintilerini ve üzerlerine düşen her damlayı büyük bir daire ile karşılamalarını görebiliyordum. Birkaçının kenarından geçip evime girerek yatak odama ilerledim.
Uyanmış, üzerini giyme gereği duymadan sigara içmeye başlamıştı yatağımda. Başka bir kadın, sigara içiyor ve külünü yatağın her yerine döküyordu. Yatağın üzerine çıktım.
Bittiğinde ikimiz de son sigaramızı içiyorduk. Bir farkla; o, bu evdeki ve yataktaki son sigarasını içiyordu. Önce onu kovdum, sonra kovduğuma pişman eden bir duyguya kapıldım. Bir bedene ihtiyacım vardı. Çok geride bıraktığım bir kadını birkaç saatliğine unutturacak bir et parçasına. Et parçası biraz hakaretvari olabilir. Ama diğer kadınların alınmaması gereken bir nokta var ki unutmaya çalıştığım kadının kendisi. Muhtemelen tanıdığım en güzel kadındı. Ya da ben öyle sanıyordum. Sigaram henüz bitmemişti ve derin bir uykunun eşiğinde hissediyordum kendimi. Ellerimi karnımda birleştirip gözlerimi kapattım ve biraz sonra kalkar sigarayı söndürürüm diye içimden geçirdim.
Gözlerimi açtığımda odam olamayacak kadar beyaz bir odanın içinde, yatağım olamayacak kadar temiz bir yatağın üstündeydim. Etrafta kadınlar vardı, beyaz giyinmiş kadınlar. Böyle bir durumda iki ihtimal vardır; ya cennete gitmişsinizdir ya da bir hastane odasında uyanmışsınızdır. Maalesef ilki olduğunu düşünmeyecek kadar gerçekçiydim. "Ne oldu bana?" diyebildim güç bela. Boğazım, sanki yıllardır su içmemiş bir bedevininki kadar kuruydu. Birkaçı hemen yanıma geldi. Önce ağzımdaki boruyu çıkarttılar sonrasında ise hastanede olduğumu, evimde yangın çıktığını ve şans eseri kurtulduğumu anlattılar. Bir de, artık ellerimi kullanamayacağımdan ve bedenimin yüzde sekseninin yanmış olduğundan bahsettiler. Tabii ki inanmadım. Hiçbir şey hissetmiyordum, sanki hiçbir fark yoktu. Sokağa çıkmadan önce olduğu gibi,.. Ancak verdikleri ağrı kesici ve uyuşturucuların etkisi geçtikçe içi boş bedenimin duvarlarındaki ateşi hissetmeye başladım. Biri beni öldürmeliydi, ben yapamıyordum.
PUT / Burak Çakır
Putlaştırmayı seviyoruz. İnsanlara olduklarından fazla anlam
yüklemeye, hikâyeleri efsaneleştirmeye bayılıyoruz toplumca. Kendimizce
kurtarıcılar bulmaya, kahramanlar yaratmaya dayanamıyoruz. Bu ‘insanların’
eksikleri ve yanlışları olabileceğine katiyen inanmıyor, büyük bir fanatizm ile
savunuyoruz onları. Ve hiçbirimiz kahraman ya da kurtarıcı olmaya, bir şeyler
ortaya koymaya çalışmıyoruz. Bilakis, bu gayret içerisinde olan insanlara aynı
fanatik tavırla karşı çıkıyor ve yapacaklarını engellemeye çabalıyoruz.
Peki, neden yapıyoruz bunu?
İnanmak inkâr etmekten kolay olduğu için mi?
Peki, ya kuru kuru kuruya inanmak dinin ya da medeniyetin bir
getirisidir midir gerçekten?
Yaşadığımız çağa “Akıl ve Bilim Çağı” diyorken ve tüm dinler
insanı düşünmeye teşvik ediyorken nasıl oluyor da şuursuz bireyler olarak bir
robot gibi, köle gibi her söylenene itiraz etmeden boyun eğiyoruz?
Çünkü fikirsiziz…
Çünkü düşünmeyeli asırlar oluyor…
Çünkü bizim için bizi düşünen biri-leri var…
Bırakalım artık “birilerini” dostlar, bu bizim hayatımız, bu
hayatın mesulleri de bizler olacağız. Şu abartılı söylevleri de bırakalım ve
kendi fikirlerimizi korkusuzca dillendirelim. Çünkü doğru, tek bir sesle değil çok seslilikle elde edilir. Varsın uğultu olsun, ağrısın başımız. Düşünelim,
dertlenelim yeter…
Putlarımızı yıkalım, yeter…


















