Tam uykuyla uyanıklık arasında salındığım o bulanık anda, çekmecenin içinden cılız bir “Dı-dıt!” Sesi geliyor; uyandırmamaya çalışan, üşümesin diye çocuğun üzerini örten bir büyükanne dokunuşu gibi yumuşak. Cılız ve tanıdık bir ses. Miadının çoktan dolmuş olması gereken bu evladiyelik saat, çekmecenin derinliklerinden, kendi kendine konuşan bir yaşlı gibi sesleniyor her saat başı: “Dı-dıt!”
Yeni bir vaktin başlangıcını müjdeliyor. Acaba saat kaç oldu şu an? Keşke dı-dıt yerine sesli olarak söylese. Ama buna şimdi ihtiyaç var, sonra değil. Tahmin yürütmeye çalışıyorum: İki? Üç? Tahminimi doğrulayacak veya çürütecek materyallerden ne yazık ki çok uzağım.Kalkıp su içmek istiyorum. Yataktan kalkma işi külfetli. Telefonum da tamircide olduğu için oyalanacak bir şey bulmak zor. Hemen yanı başımdaki kitaba devam etsem? Bir ton iş: Başucu lambasını yak, yastığı sırtını rahat ettirecek dikey pozisyona getir, yarı oturur duruma geç… İstemiyorum. Su içmeye gitmek de zor. En iyisi kımıldamadan böylece yatmak. Belki biraz sağa sola dönmek. Hem, sağa sola döndükçe düşünceler de birbiri içine geçip homojen olabilir belki.
Bir insan ölürken, hemen o anda, canı bedenini terk etmeden hemen önce ne düşünür? O birkaç dakikada neler olur? İnsanın aklından en son geçen şey nedir? Gerçekten de bize hep dikte edildiği şekilde, tüm o vasat hayatlarımız bir film şeridi gibi mi geçer gözlerimizin önünden? Merak ettiğim şeylerin zamansızlığı da beni öldürüyor. Gecenin bu saatinde. Sahi, saat gecenin kaçı?
Gözüm, avizeye takılıyor. Holdeki lambaderin loş ışığının odaya aksettirdiği minik ışık huzmelerinin var ettiği gölgeler, eşyayı değiştirmeleri, görünmeyen detaylara odaklanmamı sağlayan şu pırıltılar... Mesela şu konsolun üzerinde duran obje. Nereden alındı? Objeler neden herhangi bir işe yaramıyor? Herhangi bir işleve sahip olmayan tüm eşyayı uzay boşluğuna göndermeli! Anlamıyorum. Anlamıyorum neden bu bir işe yaramayan eşyalar, sözde düzenli ve planlı olarak evin çeşitli yerlerine konuşlandırılmış. İnsan kendi evini bile anlamaktan acizken, anlayamayacağı nice dev düşünceye koşturuyor. Durmadan kendini beyhude yoran insan…
Derken bir “Dı-dıt” daha! Bu saat de ölmemekte amma ısrarcı. Yeni pil almam gerektiğini biliyorum fakat pilini değiştirmesem ve bir gün öylece kapansa, bu cılız uyarıları özler miyim, bilemiyorum. İkinci uyarı sesi geldiğine göre, bir saati daha saçma ve cevapsız sorularla geçirmişim. Ömürden bir saat daha, uzay boşluğuna yollanıyor.
Mecbur kalkıyor ve mutfağa yollanıyorum. Su değilse de kahve. Kahve değilse de bitki çayı. Bir zımbırtı yapıp içeceğim. Bir sonraki yaşlı ve cılız saat başına kadar bir şekilde oyalanacağım. Nihayet mutfaktayım. Yine başka bir zayıf ışık karşılıyor beni ama bu seferki epey sevdiğim ve huzur verici bir loş ışık. Sesine katlanamadığım ama ışığıyla mutluluk bulduğum aspiratör; merhaba sana!
Ne bitki çayı ne kahve ne de su; bir tabak mısır gevreğini, dibinde biraz kalmış meyve suyuyla karıştırıp yemeye başlıyorum. Ağzımın içinde taşların kırılmasına benzer o gürültü, düşüncelerimi rahatsız ediyor. Yine de ısrarla o tatsız şeyi yemeye devam ediyorum.
Mutfak tezgahında duran ve abuk bir suratla bakan objenin tam ortasına yerleştirilmiş fosforlu rakamları görünce, nihayet anlıyorum ki saat 01:20. Yani tahminlerimde yanılmışım. Zaman, henüz gece yarısını biraz geçmiş. Saate başımı yeniden çeviriyorum ve bu aptal suratlı saati kimin aldığını anımsamaya çalışıyorum. Hah! Tamam! Fuat almıştı bunu. Gittiğimiz o yapış yapış yaz tatilinden. Minicik saçma şeyleri biz aptallara inanılmaz fiyatlara iteleyen yazlık kasaba sakinlerinden almıştı. Herkesin birbirine işlevsiz hediyeler aldığı o grupça yapılan tatillerden biriydi. Herkes mutluydu. Mevsim onu diretiyordu çünkü yazın mutsuz olunmazdı. Gruptaki herkesin suratında yapay bir neşe; yıllık izinler alınmış, şehre dönünce bekleyen işler birkaç günlüğüne ertelenmiş, dertsiz olunmaya ant içilmiş.
Terliğimin içinde ayaklarımla kavga eden kum tanelerine aldırış etmeden ama yaşadığım mutlu anların da içine dahil olamadan bir yaz daha geçti. Geriye de bu saat kaldı; o zamanları hatırlatmaya yaradı sadece. İnsan hep, geride bıraktıklarını yâd etmeye muktedirken o anın hakkını vermekten de aynı ölçüde uzak.
O yaz tatilinden, hatırası en keskin olan hadise de kendine yer buluyor gecemde; entarisi bin bir çiçek dolu o yaşlı kadının falımıza bakma ısrarı ve Fahriye’nin de “Ne olacak be Filiz? Ne kaybederiz? Baktıralım ne olur!” Diyerek beni de bu anlamsızlığa çekmesi. “İyi bari, tamam,” demiştim, “tamam baksın. Ne söyleyecekse!”
“Kahveye lüzum yok, elinize bakacağım.” Diyor entarisi çiçek bahçesi falcı kadın. Benden başlamak istiyor. Gözlerimin içine, en karasına dalıp çıkıyor sonra; denizin maviliğinde bir görünüp bir kaybolan karabataklar gibi.
“Üç vakte kadar bir kaybın olacak, şimdiden başın sağ olsun…”
Şu klişe “üç vakit” hiç şaşmaz. Gülüp geçiyorum. Fahriye’ye, “Al, fal fal deyip durdun, aldın mı müjdeli haberleri?” Diyorum. Korkuyla açtığı o kocaman yeşil gözleriyle yutkunuyor. Hem korkar hem de o bilinemez gaybı şu kadın bilir ve gerçek kılar zanneder. Hem kendini hem beni yakan Fahriye, ah! Durup dururken, daha tatilin ikinci gününde bana ölüm haberi aldırıyor. Elbisesi böyle çiçek dolu bir kadının ağzından ölüm dökülmemeli. Hem de o kadar emin ki kehanetinden, şimdiden baş sağlığı diliyor. Delirmiş!
Gülmelerimin artarak çoğaldığı o anı da hatırlıyorum şimdi; sinirlerim mi bozulmuştu yoksa gerçekten komik miydi, şimdi, şu an bile ayrımına varamıyorum bunun.
“Kalbini ferahlat artık, o düşüncelerden kendini uzak tut.” Diye ekliyor falcı. Bir ölüm, bir düşünce. Ağzımda, kimin için kavrulduğu belirsiz bir helvanın, dibi tutmuş tadı. Hem, bunu tahmin edemeyecek ne var? İnsanların durmadan, durmadan bir şeyler düşünmek zorunda olduğu şu çağdan herkes nasibini alıyor zaten, bunu bilmek için kâhin olmaya lüzum mu var? O düşüncelerden kendimi uzak tutacakmışım. Peh!
Fahriye’ye de gönül işleriyle alakalı, hemen herkese uyabilecek birkaç cümle yakıştırdıktan sonra fal seansı bitiyor ve ücretini ödeyip oradan çıkacakken, ismini bilmediğim o çiçekli kadının kocaman, nasırlı elleri, incecik bileğimi yakalayıp sıkıyor. İlk kez irkildiğimi hisseder gibi bir an yaşıyorum. O karabatak tekrar suyun yüzeyine çıkıyor ve gözümün karasına gömülmeden hemen önce şöyle söylüyor: “Serbest bırak. Gitsin.”
Dalgın gözlerim birden netlik kazanıyor ve dalıp gittiği karanlığa eşlik etmek için bakışlarını takip ediyorum: İçime beraber dalıyoruz. Kalbime. Kalbimdeki o kör kuşu beraber yokluyoruz. Çıkış yolunu bulmak için kendini oradan oraya çarpan, çarptıkça kör gözlerini daha da kanatan, ama asla öfkeli uçuşundan vazgeçmeyen o kuşa beraber dokunuyoruz. Kalbimin tüm o sivri köşelerine vura vura kendini kanatıp, o iflah olmaz köşeleri darbeleriyle yumuşatan kör kuş. Gözleri hep kanıyor. Sen de mi görüyorsun yani o kuşu falcı kadın? Sanmıyorum. Görsen böyle çiçekler elbiseler giyemezdin. Serbest bırakamam onu. Bırakacağım dünyanın hiçbir sivri köşesiyle tanış değil o, bilmediği yaralara uçmasına nasıl izin veririm? Seninki sadece, olsa olsa talihin eşref vaktine denk geldiği için nokta atışı yapabilen birinin tesadüfen doğru anda olmasıydı. Senin o kuşa dokunmaya cesaretin olsaydı şayet bana serbest bırak demez, kendin yapardın. Hazır oradayken açsana hadi kapısını! Demek ki söylendiği kadar kolay değil.
Bakışlarımız nefes nefese yeniden suyun yüzeyine çıktığında kendime geliyorum. O karanlık suyun dibinde durmaya alışığım ama yine de orada, bir misafirle beraber beklerken nefesimin yetmediğini hissediyorum.
Kadının, bileğimi hala sıkmakta olan elini diğer elimle kurtarıp gülümsüyor ve oradan çıkıyorum.
“Ne dedi o kadın sana?” Korkudan iyice sinmiş Fahriye’nin sorusunu cevapsız bırakıyorum.
“Ne dedi Filiz söylesene Allah aşkına ya!”
“Ne diyecek? Saçmalıyor işte. Al, rahatladın mı? İyi geldi mi fal?”
Aynı günün gecesi, mehtaba karşı iki tek yuvarladığımız o masada, falcı kadının çiçekli elbisesi geliyor aklıma. Gözlerimi kapatıyorum, çiçekler ölüp bir bir avuçlarıma düşüyor.
Gecenin bu kör saatinde bu anı neden? Solup gitmiş bir yaz artığı. Odama, uyumak üzere dönmeden önce o aptal saate son kez göz atıyorum: 01:55. Birazdan benim emektar, yeni vakti müjdeleyecek. Belki de ilk kez, içimde nereden geldiğini kestiremediğim bir sevinç doğuyor ve o cılız “Dı-dıt!” Sesine yetişmek için merdivenleri ikişer üçer çıkarak odama varıyor ve anlamsız bir gülümsemeyle dakikaları saymaya başlıyorum; ha geldi, ha gelecek.
Fakat, neredeyse konfeti patlatarak kutlamak istediğim o ses gelmiyor. Çekmeceye gözümü dikerek dikkat kesiliyorum. Belki beş dakika dolmamıştır diyerek biraz daha bekliyorum ama nafile. Acaba düşüncelerimin sesine kulak kesilip bu cılız sesi duyamadım mı diye kendimi bir yoklarken, vaktin gece üçü çoktan geçtiğine kanaat getiriyorum. Çekmeceyi açıp o emektar neneyi kontrol etmeye davranıyorum. Kayışı iyice gevşemiş ve vadesi dolmuş olan saat, taze bir ölü gibi yatıyor avuçlarımda. Neden bilmem, gözlerim hızla doluyor; sesine, saat başı kendini hatırlatışına, senelerce şu odada nice gecelerime sessizce şahitlik etmiş vefalı birini kaybettiğimi anlıyorum. Ona geç kaldım. Buna inanamıyorum. Şimdiye kadar bakımını yaptırmamış olmama içerlerken bir yandan da uçup giden sigara dumanı gibi incecik bir umuda kendimi yamalamaya çalışıyorum; belki çalışır. Belki tamir ettiririm ve…
Eee? Velev ki çok usta bir tamirci elden geçirdi ve saat, ona yapılan kalp masajıyla yeniden “dı-dıt! lamaya başladı. Ne olacak? Değerini mi bilebileceğim sanki? Hayır… Onu hayata döndürüp yeniden o köhne çekmeceye hapsedeceğim. Tıpkı kalbimdeki o kör kuş gibi.
Birden, falcı kadının sesi zihnime doluyor: “Serbest bırak!”
Elimde ölü bir zaman makinesiyle öylece kalakalmışken, belki son kez bir şeyler yapabilirim diye düşünüp, boşta kalan elimi çekmecenin derinliklerine daldırıp orada olduğundan emin olduğum cenaze yeşili kadife örtüyü alıyorum. Ölüye zarar vermemeye çalışarak, biraz da mahcup, kadife kılıfa dikkatle yerleştirip evden çıkıyorum.
Şafaktan önceki son karanlıkta, bahçenin yolunu el yordamıyla bulup uygun bir toprak parçasının dibine çökerek avucumla minik bir mezar açıp, kadife kılıftaki narin ölüyü yerleştiriyorum. Saatin bu hürmeti, bu usule uygun defin işlemini hak ettiğini düşünüyorum. Gömme işlemi bittikten sonra ayağa kalkıp, içinde bulunduğum şu trajikomik sahneden nasıl sıyrılırım diye aklımı yokluyorum. Normal mi şu yaşanan şey? Gülüyorum. Belki de otuz dokuz senedir hayatımdaki en normal an olduğuna kanaat getiriyorum. Burnuma ıhlamur kokusu geliyor, gözlerimi kapatıyorum ve kalbimi hatırlıyorum. Oraya buraya çarpa çarpa kendini kanatan o kör kuşun, seneler sonra nihayet huzurlu bir uykuya daldığını görüyor ve mutlulukla onun üzerini örtüyorum. Hala kapalı olan gözlerimle başımı göğe çeviriyorum, okunmaya başlayan sabah ezanının kulaklarıma dolmasına izin veriyorum. Toprağa biraz evvel emanet ettiğim emektar zaman makinesine ve artık serbest bıraktığım kalbimdeki o yorgun kuşa veda edip evimin yolunu tutuyorum.

CONVERSATION