Sultan balkon korkuluklarından sarkmış bön bön mutfaktaki karmaşayı izliyor. Keyfi yerinde bizimkinin. Misafirler gider gitmez nasiplenecek gözüne kestirdiği yiyeceklerden. Acele etmez. Bekler orda öylece. Bu gidişle göçmeye de niyetlenecek gibi gözükmüyor. Günlerdir aynı balkonda, aynı rüzgârda. Beyaz tüyleri uçuşuyor da kendisinde tık yok. Halbuki göçsen, beni de alıp götürsen be Sultan. Ha anam?
Tak Tak Tak!Gene çalıyor sıçtığımın kapısı. Kapıyı aç Sevgi. Poğaça, börek servis et. Azcık kısırdan koy. Boşları topla. Çayları tazele. Kül tablasını getir. Çayları tazele. Bir daha tazele. Bayram olur Sevgi temizliğe. Taziye olur Sevgi bulaşıklara. Kurtulamadım şunlardan bir türlü anam.
Gel Nurgül abla gel. Bak bak elin ayağın titriyor. Bakalım kimlerle ilgili neler sırtladın da belin bükülmüş böyle. Ölüyorsun demi sabırsızlıktan. Zaten içerideki şekerli parfüm kokularından midem ağzımda. Bir de seninki eksikti. “Hoş gedin Nurgül abla. Nerelerdesin özlettin kendini,” diyerek sarılıp koklaştık. “Sorma kız sorma. Neler anlatamam aklınız durur.”
Salona buyur edip ardından gittim. Zamanında bizi de böyle az meze etmedin muhabbetlere he anam.
Annem, Elif teyzemle fısır fısır bir şeyler konuşuyordu. Alt komşumuz Ayla abla ayakta dikilmiş, elinde kumanda öğle kuşağının popüler programlarından birini açmıştı. Dili başına bela Hacer halam çekirdek çitleyerek televizyona dalmıştı. Nurgül abla içeri diva ışıltısıyla girdi. Muhabbet kesildi, avuçtaki çekirdekler çerezliklere bırakıldı. Ayaklanıp bir süre sarılıp öpüştüler. Allah’ım içimi baydı şu kokular. Şu pencereyi açayım da bir ferahlık girsin şuraya. Selam sabah faslı geçince Nurgül ablanın mikrofonu alıp başlaması bekleniyordu. Ama öyle her şey hemen lak diye dökülmezdi heybesinden. Dinleyenleri merak kuyusuna atar, vakti gelince zehri salardı. Oda karardı, spot ışıklar Nurgül ablaya çevrildi.
Gülcan teyze, kocanın altınlarını alarak komşunla kaçtığını söylüyorsun. Nereye gitmiş olabilirler? Hiç haber aldın mı?
Esra Erol da habire araya gidiyor. Hele az dur anam, bırak konuşsun kadın. Anlatsın derdini. Ama olur mu öyle. Olmaz. İlla hır gür çıkacak.
“De bakalım kız ne haberler var?” diye kapıyı araladı annem.
Nurgül abla oturduğu koltuğa iyice yerleşti. Rahat etmemiş olacak ki ayaklarını dizlerine kadar çekti. Çerezlikteki karpuz çekirdeğini avuçladı.
“Kız abla benden duymuş olmayın ama bizim Songül’ün kocası Sait var ya...”
Bir an durdu. Konuştukça sesini kısıyordu. Sanki Songül abla eşikte bizi dinliyormuş gibi kapıyı gözledi.
“Ne ağırdan alıyon kız kendini! De ne diyeceksen de hadi, çatlatma insanı,” diye araya girdi Hacer hala.
Nurgül abla hiç oralı olmadı.
“Şimdi de Gülcan teyzenin eşi Münir Bey telefon hattında. Alo, sesimi duyabiliyor musunuz?”
Annem Ayla ablayı dürttü. Kıs şu televizyonun sesini kız.
“Aşağı mahalleden Zerrin ile basmışlar.”
“Pembe’nin kızı Zerrin mı?” diye sordu içten içe gülen Hacer hala.
“He ya Pembe’nin kızı.”
Teyzem tövbeler olsun deyip parmağındaki zikirmatikteki sayıları kabarttı. Ayla abla derin bir iç çekip yeniden televizyona döndü. Halam anneme, ben sana demedim mi, minvalinde bakış attı.
“Boyu devrilsin namussuzun. Gül gibi karısı varken Zerrin aşüftesine mi kalmış,” diye söylendi teyzem.
Nurgül abla herkesin haberi hazmetmesini bekledi. Bu onu fazlasıyla memnun etmişti. Herkes ağzından dökülecek kelimeleri bekliyordu. Dozu yavaş yavaş arttırıyordu. Ama bana senin zehrin işlemiyor abla. Panzehrimi alalı çok oldu.
“Sait’i bilmeyen yok. Hödüğün teki. Zaten nasıl verdiler gül gibi kızı o öküze hayret. Hâlâ Songül söylenir, anama hakkım helal değil, o beni attı bu bataklığa, diye. Neyse Sait’te son zamanlarda bir gariplik sezmiş. Ne olduğunu bilmiyormuş ama hali hal değilmiş. Birkaç hocaya gidip Esmâ-i hüsnâlı muskalar yaptırmış da tesir etmemiş. Felak, Nas, İhlas okunmuş sudan içirmiş ama nafile. Sonra Sait’in telefonunu kurcalamayı akıl etmiş. Maazallah kumara bulaşmış olmasın, diye düşünmüş önce. Kızcağızın aklına Sait’in bir itlik yapacağı gelmemiş yani. Sonra Sait’in körkütük sarhoş eve geldiği bir akşam almış telefonunu parmak izini okutup girmiş mesajlarına. Tabii görmüş yazışmaları, yarı çıplak fotoğrafları. Olanlar olmuş. Sarhoşluk falan dinlemeden kapı dışarı etmiş. Komşular toplanmış apartmanın önüne. Songül’ün abi ve kardeşleri gelene kadar tüymüş Sait. O gece parkta sabahlamış.”
“Şimdi açmayayım ağzımı diyorum ama Songül’de de hata var bacım. İnsan kendine bir çeki düzen verir. Benim kocamın gözü neden dışarıda diye kendine de bakar ama dimi?” diye söylenen Hacer halam kendine yardakçı aradı bir süre. Kimse oralı olmadı.
“Abla kadıncağız nerden bilsin. Gece gündüz adamı mı dikizliyor sanki,” diye Nurgül abladan beklenmedik bir cevap geldi.
“Kız ben keyfimden mi diyorum bunları. Songül’ü kızım gibi severim. Zorum mu var kıza. Hayret bir şey. Herkes Sait’in uçkuruna düşkün olduğunu biliyor. Bizim herif kaç ay önce dediydi bu Sait’i Pembe’nin kızıyla birkaç kere gördüğünü. Mahalleli böyle biliyorken Songül de az açsaymış gözünü.” diyerek az önce anneme attığı bakışın altındaki manayı açıkladı. Kız siz de az değilsiniz. Nurgül ablanın adı çıkmış.
“Gızım ben onca sene Gülcan’ın goynunda cehennemi yaşadıydım. Galıp da kalan ömrümü mü çürüteydim?”
“Senin ömrün mü galdı be deyyus. Yaşından başından utan!”
“Ne varmış len benim yaşımda! Evelallah çivi gibiyim çivi.”
Esra’nın keyfi yerinde. Biraz daha hır gür olursa yeme de yanında yat. Esracım sen gel de Sait’i al oraya, annemleri de koy karşısına, bak bakalım reytingler ne alemde. Dibini sıyırırsın dibini.
“Kız ya sesini kıs ya da kapatsana şu zımbırtıyı,” diye Ayla ablaya diklendi annem.
Hakkaten olayın büyüğü burada sen kalkıp buruşmuş Münir’in… pardon Çivi Münir’in zamparalıklarını mı dinlemeye geldin be abla. Evinde kalaydın ya.
“Ya abla dur hele iki dakka. Bir şey bekliyorum. Aha kıstım sesi tamam.”
Annem gözlüğünün altından beni süzüp boş çay bardaklarını işaret etti. Bir rahat ver de şu gariban Songül ablaya üzüleyim be! Ama nerde. Hadi Sevgi. Oturmak kim sen kim. Boş bardakları oturma sırasına göre tepsiye dizdim. Kül tablaları şimdiden dolmaya başlamış, odayı ince bir sigara dumanı sarmıştı. Sigara kokusu şekerli parfüm kokularını sindirmişti bile.
Sultan hâlâ balkonda bekliyordu. Anam senin göçmeye de uçmaya da niyetin yok. Mutfak tezgâhında hazırladığım meyve tabaklarının yanına bıraktım tepsiyi. Sultan için bir tabak hazırlayıp balkona bıraktım. Gözüm kapı aralığında, baharat dolabından çıkarttığım sigarayı yaktım. Bu mereti de başkası içince kokusu çekilmiyor. Üstüme başıma sindi zaten. Kapı eşiğindeki tıkırtıya döndüm. Ayla abla. Gülümseyerek geldi. Ağzımdaki sigarayı alıp kurumuş dudaklarına yerleştirdi. Derin bir nefes çekti. Geri uzattı.
“Yok abla sen iç var bende,” diyerek zuladan bir sigara daha çıkarttım.
Pencereye yanaştı. Dışarıyı izledi. Üflediği sigara dumanı bulutlara karıştı. Bir şeyler söyleyememe tedirginliği vardı. Tavrından belli. Mevzuya nereden gireceğini mi düşünüyorsun. Çok kasma. Sen de konuş abla. Dök içini. Nurgül ablayı o kadar dinliyoruz. Seni de dinleriz. Derdin neymiş dökül bakalım. Sigarayı yakıp pencereye yanaştım. Karşı çatıdan havalanan kumrularla göz göze geldik.
“İçeride söylemek istemedim,” diyerek kapıyı kolaçan etti. Nurgül ablanın bir kulağı buradadır. Kokusunu bile alır.
“Servet’i gördüm geçenlerde. Memleketten dönmüş. Görsen hali perişan. Kevser teyzenin ölümünden sonra iyice çöktü garibim,” gözü yeniden kapı aralığına kaydı. “Hepten dellendi bizim çocuk. O şıllık karısını arıyormuş. Şu Esra’nın programına çıkacakmış bugün yarın. O yüzden gözüm televizyonda.”
Servet’i görmeyeli yıllar oldu. İsmi sohbet aralarında birkaç kere geçmişti. Servetle beş sene evvel nişanlandık. Ayla ablanın uzaktan akrabasıydı. Onun vesilesiyle tanışmıştık. “Kız abla,” demişti anneme, “gör bak nasıl efendi, nasıl temiz çocuk. Ne içkisi var ne kumarı. İşine gidip gelir. Karı kız ayağı da yok,” diye ballandıra ballandıra anlatmıştı. Aksini iddia edemem. Öyleydi. Belki de tek kusuru peltekliğiydi. Konuşmaya utanırdı. Bu yüzden Sevgi derken çekingenliğini gizleyemezdi. İki ismimin olmasını isterdi. İçinde “s”yi barındırmayan ikinci bir isim. Şimdi diyeceksiniz ki kendi adı da Servet. Doğru. Ben de aynısını söyledim. Yalnız kendi adını her gün söylemediği için kendisine problem teşkil etmiyormuş. Bana “Teni teviyorum tevgi” dediğinde gülmemek için dudaklarımı ısırmak zorunda kalmıştım. Kulağa garip gelen bu cümleler içimi gıdıklamıştı. “s”leri söyleyemeyen biri için bu cümle cesaretin zirvelerinden el sallamaktı. Dişlerimden sıyrılan dudaklarım Servet’in dudaklarıyla birleştiği an “Seni seviyorum Sevgi.” cümlesi kulaklarımda çınladı. “t”ler kanat çırparak uzaklaştı. Ondan kalan boşluğa “s”lere kondu. Bu nemli ve sıcak dudaklar öptüğüm ilk dudaklardı.
Uzun süre devam eden, Ayla ablanın evindeki gizli görüşmelerimizden birinde tanıştırdım annemle. Servet ayak parmaklarını çekiştirerek utana sıkıla önündeki tabaktaki kısır ve dolmadan yiyordu. Annem göz hapsine almıştı garibi. Zor kadındı. Ama Servet’i beklediğim kadar darlamadı. Çok da yüz vermedi. Daha zamanı vardı.
O zaman, çok geçmeden doldu. Aileler tanıştı. Küçük bir sözün ardından çalgılı bir nişan. Nişandan birkaç ay sonra Servet annesiyle birlikte memleketten dönerken trafik kazası geçirdi. Servet birkaç kırıkla atlattı. Annesi ise emniyet kemerini bağlamamış, ön camdan yola fırlamıştı. Boynu zedelenmiş, omuriliğinde ciddi hasar oluşmuştu. Doktorlar, yaşadığına şükredin, demişlerdi. Artık ne yürüyebiliyor ne de konuşabiliyordu. Yatağında kaskatı kesilmiş bir bedenden ibaretti. Peki ya ben? Ben ne olacaktım? Servet annesiyle birlikte yaşıyordu. Diğer kardeşleriyle konuşmuyorlardı bile. Ben evin yeni ve biricik gelini olarak kaynanama bakmakla yükümlü olacaktım. Altını temizle Sevgi. Odayı havalandır. Sırtındaki yaralara merhem sür. Sağa çevir Sevgi. Sola çevir. Aman bacak egzersizlerini unutma. İlaçları ver… Bu ağır sorumluluğu nasıl alabilirdim ki. Servet ile konuşmalı. Bir çaresine bakmalı.
Olmadı tabii. Araştırdığım bakım merkezleri ile ilgili konuşurken kestirip attı. Annesi onca sene kendisine bakıp büyütsün ama böyle elden ayaktan düştü mü sırtını mı dönsün? Olmazmış. Beni doğru dürüst tanıyamamış. Yazıklar olsunmuş. Sesi bir alçalıp bir yükseliyordu. Ama kararlıydım. Bu iş iyi ya da kötü bir şekilde sonuçlanacaktı. Söylediklerimi bir an olsun düşünmedi. Ayağa kalktı. Durdurdum. Konuşmaya çalıştım. Sakinleşmedi. Gözünde nefret ve öfkeden başka bir şey göremiyordum. Çabalarım artık anlamsızdı. Parmağımdan çıkarttığım yüzüğü avucu tıkıştırdım. Akşamına herkes olanları duydu tabii. Mahallenin kötü kızı olduk iyi mi. Nurgül ablanın diline düştük. Gün tabaklarına meze olduk. Bir süre konuşulur sonra da unutulur deyip kulak asmadım. Servet’i de bir daha görmedim. Ayla ablanın söylediğine göre memlekete dönüp amcalarının münasip gördüğü biriyle evlenmiş. Evliliğin ikinci ayında kaçmış karısı. Söylenenlere göre mahalledeki delikanlılardan birine kaptırmış gönlünü. Servet ile annesini ardında bırakıp gitmiş. Servet karısının şokunu yaşarken annesi hakkın rahmetine kavuşmuş. Mahallenin maskarası olunca daha fazla kalamamış memlekette. Sorup soruşturmuş karısını. Ümitliymiş. Hatasını anlayıp geri döner diye bekliyormuş. Servet’i birazdan görecektim. Peki ne hissedecektim? Ne hissedebilirdim? Kim bilir.
“Kız nerde kaldı çaylar!”
Geldi geldi. Bizimki de az değil ha. Bi müsaade et be anam iki laf da biz edelim.
“Su ekledim de kaynattım anne. Geliyorum.”
Sigaralarımızı çay tabağında söndürdük.
Nurgül abla bizi görünce gözleri fıldır fıldır döndü. Kim bilir içinden neler geçiriyordu. Benden sana malzeme çıkmaz artık abla sen bak işine. Yoksa çıkar mı?
Çaylar tazelendi, kül tablaları boşaltıldı, sohbet kaldığı yerden devam etti.
“Bu Zerrin aşüftesi var ya bir banka görevlisinin metresiymiş. Sait ertesi gün olanları anlatmak için Zerrin’e uğramasın mı? Bir de ne görsün herifin biri yarı çıplak kapıyı açıyor. Bir kıyamet de orda kopuyor. Bilin bakalım bu banka görevlisinin karısı kim? Asıl bomba …”
“Şimdi eşi evi terk eden yeni konuğumuz Servet Koca geliyor.”
Hacer halamın sesi bir anda odada yankılandı.
“Kız Sevgi bu senin Servet değil mi?”
Esra Erol televizyon ekranından sarktı, elindeki bombayı avuçlarıma bıraktı. Al sana asıl bomba. BOMM!!
Yıllar sonra gördüğüm Servet ürkek bir kuş gibi utana sıkıla kadraja girdi. Başını kaldırmadan Esra’nın gösterdiği koltuğa oturdu. Kamera Servet’e odaklandı. Saçları seyrelmiş, omuzları çökmüştü. Yüzü mahsundu. Burada ne işim var, diye sorguluyordu kendini belki de. Utanıyordu. Bir suç işlemiş gibi. Aman dikkat Sevgi. Gardını düşürme. Nurgül ablanın gözü bende muhakkak. Tepkilerimi ölçüyor kendince. Benden sana malzeme çıkmaz diyen aklıma eşek arıları dadansın! Ne diye bakıyorsunuz be! Sanki terk eden karısı ben miyim.
Kalıp gitmek istiyor ama bir türlü hareket edemiyordum. Servet de tam da şimdi bu duyguları yaşıyor gibi. Onu görmenin tesiri mi yoksa üzerimdeki gözlerin rahatsızlığı mı? Bilmiyorum. Buğulanan kalbimde küçük su kabarcıkları belirdi. Üzerimdeki ağırlığı televizyona üfleyip hiçbir şey olmamış gibi mutfağa geçtim.
Servet’in yaşadıklarını düşünüyordum. İçimde ona karşı acımak ve üzülmek arasında bir duygu uyandı. Servet’in yüreğinde kıvılcımlanan şey karısının geri dönebilme umudu muydu yoksa bir yardım çığlığı mıydı? Annesi ölüp karısı da terk ettiyse kim bilir belki de… Mutfak penceresinden bir süre öylece denizi ve gökyüzünde süzülen Sultan’ı izledim. Serin bir rüzgâr yüzümü öpüyor, sesi kulağımı gıdıklıyordu. Sssss. Servet’i anımsadım. Peltekliğini. Sevgisini. Dayanamayıp balkona çıktım. Sultan ne ara korkuluğa konmuştu. Onun da göçeceği yok gibi. Evin çekimine kapıldı. Bizden biri olmuş artık. Hava ağır, gökyüzü alçak. Sultan yerinden kımıldamıyordu. Ben de. Seslendim. Bana döndü. Derin bir uykudan uyanır gibi kanatlarını çırptı. Uzun bacakları gevşedi. Uçmaya hazırlanıyordu. Sonra birden durdu. Göz bebekleri, ardından kanatları büyüdü, büyüdü. Balkona sığamaz oldu. Genişleyen gövdesine sıkıca sarıldım. Kanatlarını balkondan çıkarırken birkaç tüy havada uçuştu. Yavaş yavaş göğe yükseldi. Serin havayı derin derin ciğerlerime çektim. Sultan havada bir süre süzüldü. Evin çatısını teğet geçti. Yönünü maviliklere doğru çevirdi. Denizi tek kanat çırpışıyla aştı. Kanat çırptıkça kalbimdeki damlalar denize döküldü. Nefesim köpüklere karıştı. O uçtu, ben duruldum.
.png)
CONVERSATION