ÖYKÜ: ULAŞ AY - KAÇIŞ YOK


Sana kim bilir kaç şiir yazdım Fahriyem. Birkaçından haberin var, yüzlercesinden bihabersin. Neyse Fahriyem, dün seni sevmeyi bıraktım. Uzun zamandır kararlıydım, bırakmam gerektiğini hissediyordum. Sahi bunu öğrendiğinde kederlenecek misin yoksa hiddetlenecek misin çok merak ediyorum. İnsan uzaktan uzağa da olsa kendini seven birilerinin olmasından hoşlanır, ister de! O kişiler bir kenarda dursun ister, zamanı geldiğinde sahneye sürer, sahnesi bittiğinde ise yevmiyesini verir, gönderir. Yani ihtiyaç halinde ilk kırılacak kişilerdir onlar.

Benim noksanlığım çok da keder veren bir şey olmasa gerek senin için. Uzatmak istemiyorum Fahriye, seni sevmekten bıktım. Seni sevmek kendi yaptığım ortaya kafa atmak gibi, ne bileyim, sıcak bir günde elinde paltoyla sokağa fırlamak gibi, dilenciden para istemek gibi...

Zaman geçiyor ve sen de yaşlanıyorsun. Belki daha genç birini severim.


Birkaç gün sonra,

Olmadı be Fahriye! Çok kararlıydım aslında. Sen olmadan ne şarabın ne sigaranın tadını alamadım. Hele canım radyomun sesi sanki boğuk boğuk çıktı. Birkaç kere elime aldım vurdum ama nafile. Seviyorum kız seni, mezar taşı gibi dikildin karşıma yaşıyorken. Beraber gireceğiz sanki mezara, başımın üstünde yerin ve naaşımın üstünde ismin olacak hep. Çok içmişim evvelsi gece, duygulandım işte, esip gürledim. Kusura bakma.

Fahriye bir keresinde bana çok gülmüştün. Bir pastaneye oturmuş Alman keki ve çay söylemiştik. Bir gece öncesi seninle ne konuşacağımı tasavvur ederken kafamı açmak için plastik tıpalı bir şarap almıştım, ucuz şarap anlayacağın. Şarabı açayım derken elimi kesmiştim. Sabahına pastanede otururken bardağa uzandım ve kesik parmağım öyle bir yandı ki, fırlattım çayı elimden, zavallı garsonun sırtına fırladı. Yazık. Adam bastı küfürü, hatırladın mı? İşte o gün Fahriyem benim sövmek istediğim gündü aslında, her şeye ama her şeye. Reddedileceğimi bilerek bir gece sabaha kadar içip seninle pastanede buluşmak, benim için ıstırap vericiydi. Reddetmek ise senin için evinin salonunu toplamak kadar kolaydı. Sen hamarat kadınsındır çünkü elin çabuktur. Beni ne kolay postalamıştın o gün. Aslında seni unutabilirdim fakat öyle güzel defettin ki beni, o reddediliş kadar güzel bir duygu yaşamamıştım uzun süredir. Suçu kendinde buldun. "Hazır değilim," dedin, "yeni boşandım," dedin. İşte o gün Fahriye, otobüs durağında bekleyen birine döndüm. Her gitmek istediğimde ya otobüs gelirse diye yürümekten korktum. Kucağa alışan bir bebek gibi istediklerimi anlatmak için ağladım durdum, yere inemedim. Bu şehirde o kadar çok durak var ki, sanki hepsinde bekledim ve gelmedi kahrolası otobüs.

Kendimden korkuyorum Fahriye, yıllarca hapiste kalmış ve dışarı çıktığının ilk günü kalabalık bir konsere gitmiş eski bir mahkûm gibiyim.  Kalabalıktan ve sensiz bu hayatta tek başıma kalakalmaktan korkuyorum. Önleri dökülmüş saçlarımın azalmışlığı gibi zaman, yollara dökülüyor. Her gün yürüyorum ve seninle, sırf seninle karşılaşmak için saçlarımı yoluyorum. Fahriye, dün dolmuşta cüzdanımı unuttuğum gibi unutmak istiyorum seni ve bakkal çırağının bulup geri getirmesini istemiyorum cüzdanımı, hüviyetimi. Kaybolsunlar istiyorum, aslında sana değil kendime yalvarıyorum. Fahriye, lütfen bir daha bana gülme. Fahriye lütfen git ve bir daha da dönme yaşım olmuş kırk dört ve içimdeki bu çocukça his yüzünden büyüyemiyorum.


Bir sigara molasından sonra,

Fahriye kalın dudakların var, ince kaşların, gidecekken kal der gibi bakıyorsun sanki ama eminim herkesi göndermek istiyorsun yalnızlığından, daha önce kalabalıklaştığını biliyorum ama beni hiç almadın içine. Beni mi istemedin Fahriyem yoksa şu çocukluğumdan kalma dudağımın kenarındaki yara izi mi kaçırdı seni benden. Bir kere elini tutabildim. Titreyen elimi diğer elimle güçlükle durdurmuştum. Neyse, açmayacağım o günü, o günün en güzel tarafı mevsimin yaz olması ve gündüzlerin uzun sürmesiydi.

Ne olur gitme Fahriye, yani taşınma bir daha, senin yüzünden nice güzel komşumdan oldum be kadın. Artık bu mahallede kal; bakkal dükkânı alt katımda, senin evin hemen yolun karşısı.  Birilerinden mi kaçıyorsun yoksa beni mi gezdiriyorsun koca şehirde. Daireden arkadaşlar neden filanca semtten buraya geldin diye her seferinde başımın etini yiyor ve maytap geçiyorlar benimle.

Fahriye yanağındaki gamze sanki Mariana çukuru muydu ne haltsa onun kadar derin be benim için. Ya o şakağındaki ben, işte o benim Fahriye. Cumartesi, dokuz bilemedin dokuz çeyrekte fırındasın taze ekmek almak için, benim de ilk sigaramı içtiğim saat olur. Senin ekmeğindeki dumanla benim sigaramın dumanı bu mahalleyi darmaduman eder. Bir sabah olsa da inmesen fırına, ben elimde ekmekle kapına dayansam, diğer elimde sabahın köründe bir gül. Sen mutlu olsan kapıyı açınca ve o gıcırtı sesi o gün bizi rahatsız edecek son şey olsa. Merak etme yağlarım sonra o kapıyı, her iş gelir elimden evvel Allah. Sevinçle ilk sigaramı içmek için balkona çıksam ve süveterimde kalmış ekmek kırıntılarına kuşlar gelse. Fahriye, çok içtim çok. Saçmalıyorum yine. Yaktığım sigaram ikinci fırtımı çekmeden sönmüş elimde. Hayal gücü beni ayakta tutuyor hala. Ben yatıyorum Fahriye, hemen senin otuz metre uzağına.


Çok kısa bir süre sonra,

Işığın sönmemiş hâlâ, oysa sen hep erken yatarsın. Gelip zilini çalacağım ama sabahın üç buçuğu olmuş, beni bir korku aldı şimdi. İnip camına bir taş atıp kaçsam mı? Sabah da çok solgun görünüyordun. Hay Allah. Fahriye çok uykum geldi, yat artık. Ha neyse canım, ışık açık uyuya kaldı elbet tüm gün temizlik yaptı kadın. Fahriye kusura bakma ben uyuyorum. Sen de uyuyorsun ya. Saatim her zamanki gibi sana kurulu. Yarın görüşürüz Fahriye.


Yatakta dönüp durduktan sonra,

Uyuyamadım, aklıma Dikimevi geldi yine. Yine bir sabah sana yakın bir coğrafyada uyanmayı ümit ediyorken, Fahriye gitmişsin, kaymışsın avuçlarımdan. Oysa seni bir tutsam yaşatırım. İki kere evlendin, sopa yedin, hakaret işittin, onlar hayat mıydı be Fahriyem. Bari bir çocuğun olsaydı sana sahip çıkacak. Neyse bulamamıştım izini tam üç ay, ta ki bir akşamüstü rahmetli annemin evinin balkonunda rakımı yudumluyorken sokağın tam karşısındaki apartmana girdiğini görünce elimden kadehi düşürmüştüm kara betona. Şaşkınlıktan. Sese gelen rahmetli annemin yaşlı ayacıkları kesilmişti. Ayağına pamuğu basarken kan gördüğüme hiç bu kadar sevinmemiştim Fahriyem. 'Kader' dedim, bu kader... Ne olur Fahriye kapa şu ışığı ve uyu artık, uyuyorsan da kalk ışığı kapat, aldığın üç kuruş parayı da savurma havalara.


Çok sonra bir gün,

Uzun zamandır yazamadım malum sebepten. Yeni yeni toparladım. Yalnız adamın hüznünü görenler gözlerini kaçırıyor. Belki de çok tanımadıkları acı yavan geliyordur. Bu hayatın sorunu ne biliyor musun, herkes haklı, yerden göğe kadar haklı. Yalancıya sor, durup dururken neden yalan atsın, hırsıza sor, ihtiyacı olmasa neden çalsın. Herkes haklı, aynaya baktığında kendini gören herkes her zaman haklı, neyse boş ver bunları.

O gün ben, sabah gürültüyle inleyen sokakta affedersin don atlet balkona fırladım Fahriye. Bir şehir, yirmi dört yıl, altı semt, apartmanlar, emlakçılar, şaraplar, rakılar, hüzünler, sevinçler ve her şeyin özeti, hayatımın özeti, temelli gitmişti.

Fahriye, bir gece ışığın sönmedi be… İşte benim, o sabahın soğuğunda dımdızlak ortada bıraktığından beri, aynıyım ben. İşin kötüsü Fahriyem, baş sağlığına gelen dahi olmadı ki seninle en çok yaşayan, seni yaşayan bendim. Değişen bir şey yok bende, hâlâ ocağı pijamamın cebinde taşıdığım çakmakla yakıyorum ve her sabah aldığım gazetenin baş sayfasındaki siyasetçilere sövüp, koltukaltımda taşıyıp evime getiriyorum. Ha bir de, bir daha ışığı hiç yanmayacak olan yatak odanın karşısına taşındım. Bakkal dükkânı yakın değil, olsun. Fırın, dolmuş, otobüs durağı hep fasa fiso, sen yakınsın hala otuz metre kadar. O bana yeter. Kapısı uzak biraz mezarlığın ama olsun. Yürümüş oluyorum. Sana yakın mezar bakıyorum bu arada. Benden kaçış yok!


CONVERSATION