Benim noksanlığım çok da keder
veren bir şey olmasa gerek senin için. Uzatmak istemiyorum Fahriye, seni
sevmekten bıktım. Seni sevmek kendi yaptığım ortaya kafa atmak gibi, ne bileyim, sıcak bir günde elinde paltoyla sokağa fırlamak gibi, dilenciden para istemek
gibi...
Zaman geçiyor ve sen de
yaşlanıyorsun. Belki daha genç birini severim.
Birkaç gün sonra,
Olmadı be Fahriye! Çok
kararlıydım aslında. Sen olmadan ne şarabın ne sigaranın tadını alamadım. Hele
canım radyomun sesi sanki boğuk boğuk çıktı. Birkaç kere elime aldım vurdum ama
nafile. Seviyorum kız seni, mezar taşı gibi dikildin karşıma yaşıyorken.
Beraber gireceğiz sanki mezara, başımın üstünde yerin ve naaşımın üstünde ismin
olacak hep. Çok içmişim evvelsi gece, duygulandım işte, esip gürledim. Kusura bakma.
Fahriye bir keresinde
bana çok gülmüştün. Bir pastaneye oturmuş Alman keki ve çay söylemiştik. Bir
gece öncesi seninle ne konuşacağımı tasavvur ederken kafamı açmak için plastik
tıpalı bir şarap almıştım, ucuz şarap anlayacağın. Şarabı açayım derken elimi
kesmiştim. Sabahına pastanede otururken bardağa uzandım ve kesik parmağım öyle
bir yandı ki, fırlattım çayı elimden, zavallı garsonun sırtına fırladı. Yazık.
Adam bastı küfürü, hatırladın mı? İşte o gün Fahriyem benim sövmek istediğim
gündü aslında, her şeye ama her şeye. Reddedileceğimi bilerek bir gece sabaha
kadar içip seninle pastanede buluşmak, benim için ıstırap vericiydi. Reddetmek ise
senin için evinin salonunu toplamak kadar kolaydı. Sen hamarat kadınsındır
çünkü elin çabuktur. Beni ne kolay postalamıştın o gün. Aslında seni
unutabilirdim fakat öyle güzel defettin ki beni, o reddediliş kadar güzel bir
duygu yaşamamıştım uzun süredir. Suçu kendinde buldun. "Hazır değilim," dedin, "yeni boşandım," dedin. İşte o gün Fahriye, otobüs durağında bekleyen birine
döndüm. Her gitmek istediğimde ya otobüs gelirse diye yürümekten korktum. Kucağa
alışan bir bebek gibi istediklerimi anlatmak için ağladım durdum, yere inemedim.
Bu şehirde o kadar çok durak var ki, sanki hepsinde bekledim ve gelmedi kahrolası
otobüs.
Kendimden korkuyorum
Fahriye, yıllarca hapiste kalmış ve dışarı çıktığının ilk günü kalabalık bir
konsere gitmiş eski bir mahkûm gibiyim.
Kalabalıktan ve sensiz bu hayatta tek başıma kalakalmaktan korkuyorum. Önleri
dökülmüş saçlarımın azalmışlığı gibi zaman, yollara dökülüyor. Her gün
yürüyorum ve seninle, sırf seninle karşılaşmak için saçlarımı yoluyorum.
Fahriye, dün dolmuşta cüzdanımı unuttuğum gibi unutmak istiyorum seni ve bakkal
çırağının bulup geri getirmesini istemiyorum cüzdanımı, hüviyetimi.
Kaybolsunlar istiyorum, aslında sana değil kendime yalvarıyorum. Fahriye, lütfen
bir daha bana gülme. Fahriye lütfen git ve bir daha da dönme yaşım olmuş kırk
dört ve içimdeki bu çocukça his yüzünden büyüyemiyorum.
Bir sigara molasından sonra,
Fahriye kalın dudakların
var, ince kaşların, gidecekken kal der gibi bakıyorsun sanki ama eminim herkesi
göndermek istiyorsun yalnızlığından, daha önce kalabalıklaştığını biliyorum ama
beni hiç almadın içine. Beni mi istemedin Fahriyem yoksa şu çocukluğumdan kalma
dudağımın kenarındaki yara izi mi kaçırdı seni benden. Bir kere elini
tutabildim. Titreyen elimi diğer elimle güçlükle durdurmuştum. Neyse, açmayacağım o günü, o günün en güzel tarafı mevsimin yaz olması ve gündüzlerin
uzun sürmesiydi.
Ne olur gitme Fahriye,
yani taşınma bir daha, senin yüzünden nice güzel komşumdan oldum be kadın. Artık
bu mahallede kal; bakkal dükkânı alt katımda, senin evin hemen yolun karşısı.
Birilerinden mi kaçıyorsun yoksa beni mi
gezdiriyorsun koca şehirde. Daireden arkadaşlar neden filanca semtten buraya
geldin diye her seferinde başımın etini yiyor ve maytap geçiyorlar benimle.
Fahriye yanağındaki gamze
sanki Mariana çukuru muydu ne haltsa onun kadar derin be benim için. Ya o
şakağındaki ben, işte o benim Fahriye. Cumartesi, dokuz bilemedin dokuz
çeyrekte fırındasın taze ekmek almak için, benim de ilk sigaramı içtiğim saat
olur. Senin ekmeğindeki dumanla benim sigaramın dumanı bu mahalleyi darmaduman eder.
Bir sabah olsa da inmesen fırına, ben elimde ekmekle kapına dayansam, diğer
elimde sabahın köründe bir gül. Sen mutlu olsan kapıyı açınca ve o gıcırtı sesi
o gün bizi rahatsız edecek son şey olsa. Merak etme yağlarım sonra o kapıyı,
her iş gelir elimden evvel Allah. Sevinçle ilk sigaramı içmek için balkona çıksam
ve süveterimde kalmış ekmek kırıntılarına kuşlar gelse. Fahriye, çok içtim çok. Saçmalıyorum
yine. Yaktığım sigaram ikinci fırtımı çekmeden sönmüş elimde. Hayal gücü beni
ayakta tutuyor hala. Ben yatıyorum Fahriye, hemen senin otuz metre uzağına.
Çok kısa bir süre sonra,
Işığın sönmemiş hâlâ,
oysa sen hep erken yatarsın. Gelip zilini çalacağım ama sabahın üç buçuğu
olmuş, beni bir korku aldı şimdi. İnip camına bir taş atıp kaçsam mı? Sabah da
çok solgun görünüyordun. Hay Allah. Fahriye çok uykum geldi, yat artık. Ha neyse
canım, ışık açık uyuya kaldı elbet tüm gün temizlik yaptı kadın. Fahriye kusura
bakma ben uyuyorum. Sen de uyuyorsun ya. Saatim her zamanki gibi sana kurulu. Yarın
görüşürüz Fahriye.
Yatakta dönüp durduktan sonra,
Uyuyamadım, aklıma Dikimevi
geldi yine. Yine bir sabah sana yakın bir coğrafyada uyanmayı ümit ediyorken, Fahriye
gitmişsin, kaymışsın avuçlarımdan. Oysa seni bir tutsam yaşatırım. İki kere
evlendin, sopa yedin, hakaret işittin, onlar hayat mıydı be Fahriyem. Bari bir
çocuğun olsaydı sana sahip çıkacak. Neyse bulamamıştım izini tam üç ay, ta ki
bir akşamüstü rahmetli annemin evinin balkonunda rakımı yudumluyorken sokağın tam
karşısındaki apartmana girdiğini görünce elimden kadehi düşürmüştüm kara betona.
Şaşkınlıktan. Sese gelen rahmetli annemin yaşlı ayacıkları kesilmişti. Ayağına
pamuğu basarken kan gördüğüme hiç bu kadar sevinmemiştim Fahriyem. 'Kader' dedim, bu kader... Ne olur Fahriye kapa şu ışığı ve uyu artık, uyuyorsan da kalk ışığı
kapat, aldığın üç kuruş parayı da savurma havalara.
Çok sonra bir gün,
Uzun zamandır yazamadım
malum sebepten. Yeni yeni toparladım. Yalnız adamın hüznünü görenler gözlerini
kaçırıyor. Belki de çok tanımadıkları acı yavan geliyordur. Bu hayatın sorunu ne
biliyor musun, herkes haklı, yerden göğe kadar haklı. Yalancıya sor, durup
dururken neden yalan atsın, hırsıza sor, ihtiyacı olmasa neden çalsın. Herkes
haklı, aynaya baktığında kendini gören herkes her zaman haklı, neyse boş ver
bunları.
O gün ben, sabah
gürültüyle inleyen sokakta affedersin don atlet balkona fırladım Fahriye. Bir
şehir, yirmi dört yıl, altı semt, apartmanlar, emlakçılar, şaraplar, rakılar,
hüzünler, sevinçler ve her şeyin özeti, hayatımın özeti, temelli gitmişti.
Fahriye, bir gece ışığın sönmedi be… İşte benim, o sabahın soğuğunda dımdızlak ortada bıraktığından beri, aynıyım ben. İşin kötüsü Fahriyem, baş sağlığına gelen dahi olmadı ki seninle en çok yaşayan, seni yaşayan bendim. Değişen bir şey yok bende, hâlâ ocağı pijamamın cebinde taşıdığım çakmakla yakıyorum ve her sabah aldığım gazetenin baş sayfasındaki siyasetçilere sövüp, koltukaltımda taşıyıp evime getiriyorum. Ha bir de, bir daha ışığı hiç yanmayacak olan yatak odanın karşısına taşındım. Bakkal dükkânı yakın değil, olsun. Fırın, dolmuş, otobüs durağı hep fasa fiso, sen yakınsın hala otuz metre kadar. O bana yeter. Kapısı uzak biraz mezarlığın ama olsun. Yürümüş oluyorum. Sana yakın mezar bakıyorum bu arada. Benden kaçış yok!

CONVERSATION