ÖYKÜ: UTANÇ - CENGİZ ALADAĞ

 


Bir iş toplantısı için Düsseldorf’a gelmişken üniversiteden arkadaşı Şener'i de görmek istedi. Hollanda sınırına yakın, adını hatırlamadığı küçük bir şehirde yaşıyordu. Aradı, çok sevindi Şener.  “Yıllardır görüşemedik yahu, ne iyi olur,” diyerek, oraya nasıl gelebileceğini tarif etti. Tren kasabaya vardığında akşam güneşi birbirine benzeyen iki katlı evlerin kiremitlerine vuruyordu. Arkadaşı garda eşiyle birlikte karşıladı Cemil'i. Tanıştırdı. Hülya, çok güzel bir kadındı. Şener'le aralarında bir sıkıntı olduğu hemen anlaşılıyordu. Birbirlerine dokunmuyor, hatta bakmıyorlardı bile.

Evleri düzenliydi ama havasında garip bir durgunluk vardı. “Acıktın mı, yoksa birer kahve mi içelim?” diye sordu Şener. Cemil'in tercihi kahveden yana olunca Hülya onlara arkasını dönüp Amerikan mutfağın tezgahına yanaştı. Şener eski günlerden bahsetmeye başlamıştı bile. Cemil'in kulakları ondaydı ama gözleri ikide bir Hülya'nın cezveyi karıştırırken titreyen kalçalarına takılıyordu.

Kahvelerini içerken, “Eee... Burada nasıl gidiyor hayat?” diye sordu Cemil. Arkadaşı  günlerinin harika geçtiğini söylerken Hülya alaycı bir kahkaha atıp yerinden kalktı. “Harikaymış... Peh!” diyerek uzaklaştı.

Şener bozuntuya vermedi. Gardan beri kim bilir kaçıncı kez gelip sarıldı Cemil'e, sırtını yumrukladı, “İyi ki geldin,” dedi. Vücudu gübre kokuyordu, elleri nasırlıydı. Diploması burada geçerli olmadığından mesleğini yapamadığını, bir hayvan çiftliğinde çalıştığını söylemişti.

Hava karardığında Şener bahçede mangalı yaktı. Hülya, suratı bir karış, masayı hazırladı. Etler pişerken bira içti iki adam, sonra “Burada daha ucuz bu meret,” diyerek rakı getirdi Şener. Hülya da biraz içti, yüzü normale döndü ama konuşmalara pek katılmadı. İki eski dost, geçmişten konuştular. Fakülte kantini, İstanbul’un nemli yaz geceleri, okey masası hatıraları... Rakı bitince birayla devam ettiler. Saat ilerleyince Şener masaya kafasını koydu, “Ulan ne fena oldum be!” dedi. Hülya ile birer koluna girip ikinci kattaki yatak odasına götürüp yatırdılar Şener'i. Başını yastığa koyar koymaz hemen sızdı.

Cemil ve Hülya bahçeye döndüler. Kadın masadan birkaç tabağı içeri götürüp elinde sigara ile geldi. “Her akşam böyle,” dedi, alçak bir sesle. Oturdu, ofladı. “İçiyor, sızıyor. Ne bulursa içiyor. Sanki ev değil meyhane,” diye sızlanmaya devam etti.

Cemil bir şey diyemedi.

“Evliliğimizde bir boşluk var,” diyerek içini dökmeye başladı Hülya. “Kapanmayan bir boşluk. İçine ne koyarsak koyalım yutuyor.”

Sesinde öyle bir bıkkınlık vardı ki, Cemil'in boğazı düğümlendi.

 “Belki zamanla geçer,” dedi.

 “Zamanla sadece zaman geçer,” diyerek gülümsedi Hülya. “Üstelik burada zaman bile sıkılıyor.”

Kadının yüzüne baktı, onun ne kadar yalnız olduğunu fark etti. Bu bakışı yakaladı Hülya, bir anlık sessizlik oldu, sonra masayı toplamaya devam etti.

Yardım etmek için kalktı Cemil, kadehleri ve boş şişeleri içeri götürdü. Mutfakta Hülya'yı ağlarken buldu. Ne yapacağını bilemedi, bir süre öylece durdu. Sonra teselli etmek için yaklaştı. “Kusura bakma,” dedi Hülya. Cemil'in “Yok, ne kusuru...” demesine kalmadan kadın ona sarıldı, omzu gözyaşlarıyla ıslandı. Öyle dakikalarca durdular. Derken kadın boynundan başlayarak Cemil’i öpmeye başladı.

Cemil ilk anda irkildi, geri çekilmek istedi. Ama kadın öyle istekli öpüyordu ki, karşılık vermeye başladı. İkisi de içlerinde büyüyen boşluğu birbiriyle dolduruyordu.

Sabah kahvaltısı sessizlik içinde geçti. Şener, “Akşamdan kalmayım ya...” diyerek baş ağrısından şikâyet etti. Hülya kısık sesle, “Her günkü gibi...” diye ekledi.

“Kahvaltıdan sonra gideyim ben... Tren saatleri internette var mı?” dedi Cemil. Şener ısrar etse de fikrini değiştirmedi. Sonunda arkadaşı pes edip, “Sağol geldiğin için dostum,” dedi. İlk tren iki saat sonraydı. Şener işe gitmek zorunda olduğu için vedalaştılar.

 O gidince Hülya, “Dün gece…” diye başlayıp bir şey diyecek oldu. “Unutalım,” dedi Cemil, “yanlıştı, unutalım.” Hülya bir şey söylemeden arkasını döndü.

Aylar geçti. İş yoğunluğu, şehir gürültüsü, zamanın hızla akan telaşı… Cemil'in hayatındaki her şey o kasabayı, o geceyi silmeye çalıştı ama Hülya rüyalarına giriyor, bilinci tersine bir çaba gösterse de onu istiyordu.

Bir kış sabahı telefon çaldı. Şener’di. “İstanbul’dayım,” dedi. “Yarın akşam buluşalım mı?”

Cemil’in yüreği sıkıştı. “Olur," demek zorunda kaldı, sesi kısık çıktı.

O gece boyunca uyuyamadı. Düşünceler, pişmanlıkla karışık bir gerginlik halinde zihnini kemiriyordu. Hülya anlatmış olabilir miydi? Şener ondan hesap sormak için mi görüşmek istiyordu?

Kalktı, banyoya gidip aynadaki yüze baktı. “Şener'in dostu muyum ben, yoksa onun arkasından iş çeviren puştun teki mi?” diye söylendi. Kendinden nefret ederek yüzüne avuç avuç su çarptı.

Ertesi gün Galata Köprüsü'nde buluştular. Şener zayıflamıştı, gözlerinin altı mordu, elleri titriyordu.

“Ne zaman geldin?” diye sordu Cemil.

“Bir hafta oldu,” dedi Şener, “biraz nefes almam gerekiyordu.”

Sigarasından derin bir nefes aldı. “Boşanıyoruz,” dedi sonra.

Cemil başını kaldırdı.

“Nasıl yani?”

“Hülya sapıttı,” dedi Şener. “Gündüzleri, ben işteyken Hollanda tarafına geçip barlarda içiyormuş. Sürtük! Her önüne gelenle yatıp kalkıyormuş. İnkar bile etmiyor pislik!”

 Sözleri bıçak gibi Cemil’in içine saplandı.

“Dört yıldır çalışıyorum, uğraşıyorum. Ona iyi bir hayat kurmak istedim ama yetmedi. Hep şikayet, hep mutsuzluk. Sanki ben suçluyum.”

Cemil uzun uzun sustu, dinledi. Sessizliğini bir tür kefaret saydı.

Şener’in sesi öfke ve hüzünle dalgalanıyordu. 

“Bazen düşünüyorum da, belki beni hiç sevmedi. Belki sadece buradan kaçmak için benle evlendi,” dedi.

“Belki ikiniz de…” diyecek oldu Cemil ama devam edemedi. Cümle boğazında takılı kaldı.

Şener, “Ne?” diye sordu.

 “Belki ikiniz de o kasabada sıkıştınız,” dedi Cemil, “orası herkesi boğar.”

Şener gülümsedi, acı bir gülümseme. “Sen de hissettin demek…”

Cemil ürperdi. “Ne demek istiyorsun?” diye sordu önce. Arkadaşı cevaplamayınca devam etti. “Orası… Garip bir yer. İnsan kendini kaybediyor. Hülya da... Eşin... Belki o da kayboldu orada. Belki sen de…”

Şener sadece of çekti.

Konuşmalarında yanlış bir şeyler vardı. Boşluklar ve belirsizlikler. Cemil söylediği ve duyduğu her cümlede bir eksiklik hissediliyordu. Şener'in ses tonundaki kırık vurguları dinledikçe, “Acaba biliyor mu?” diye düşündü. Belki biliyordu ama söylemiyordu. Belki de bu konuşma, onu itirafa zorlamak için bir tuzaktı.

“Ne yapacaksın şimdi?” diye sordu sonunda.

“Boşanacağız,” dedi Şener, “o isterse orada kalsın. Ben dönmem Almanya’ya. Yeter bu kadar.”

Cemil kendisini sıkışmış hissediyordu. Arkadaşını savunmak, onlara bir çıkış yolu bulmak istiyordu ama kelimeleri seçemiyordu.

“Zor bir dönemden geçiyorsun,” dedi, “belki biraz zaman…”

 “Zaman mı?” dedi Şener alayla. “Zaman hiç bir şeyi değiştirmiyor dostum. Değiştiriyorsa da, kötü yönde...”

Bir süre sustular. Kalabalığın uğultusu, masadaki bardakların tınısına karıştı. Cemil’in zihni bir anlığına Hülya’nın kokusuna gitti. Utandı, hızla bardağa sarılıp birasını bitirdi.

Şener, “Geçen sene sen geldiğinde... ” diye yeni bir cümleye başlayınca Cemil'in kalbi sıkıştı.

“O zaman bilmiyordum Hülya'nın yaptıklarını,” diye devam etti Şener. “Sen bir gariplik sezmiş miydin?”

“Yooo...” diye acele cevapladı Cemil.

“Ben sızdıktan sonra bir şey demedi mi?” diye zor sorulara devam etti Şener.

Cemil’in parmakları bardakta gerildi. “Hayır... Masayı topladık... Konuşmadık...” diyebildi kesik kesik.

Şener kaşlarını kaldırdı. “Sana asılmamasına şaşırdım. O gece yanıma yatmamış orospu. Sabah uyanıp salona gitmiştim. Koltukta yatıyordu. Yanına yatıp sarılayım dedim, itti.”

Cemil’in sırtından buz gibi terler aktı.

Şener gözlerini ona dikti, birden gülümsedi. “İyi ki uğramıştın o zaman,” dedi. “Yalnızdım, dost yüzü görmek iyi gelmişti.”

Cemil gülümsemeye çalıştı ama Hülya'yı öpen dudakları beyninin emrine uymadı. Sadece başını salladı, “Benim için de...” diyebildi.

Kalktılar. Eminönü tarafına yürüyüp iskelenin önünde vedalaştılar.

“Mutlaka yine görüşelim,” dedi Şener.

Cemil belli belirsiz başıyla onayladı onu.

Şener elini Cemil’in omzuna koydu, kısa bir süre tuttu. “Dostluğumuza bak...” dedi, “yıllar geçiyor, bazı şeyler değişmiyor.”

“Bazı şeyler...” diye yineledi Cemil. Şener'in gözlerine baktı. Sisliydi. Belki biliyordu, belki hiçbir şey bilmiyordu. Belki bilip de susuyordu, dostluğun hatırına.

Şener yürüyüp uzaklaştı. Cemil arkasından baktı. Arkadaşının adımlarında bir ağırlık vardı. Bir an için dönüp bakacak sandı, dönmedi.

CONVERSATION